CEMRE DÜŞTÜ KEL GÖRÜNDÜ

Fiyatlar el yakıyormuş… Her şey ateş pahasıymış… Mutfakta yangın varmış… Böyle diye diye ilk cemreyi düşürdük. Düşürdük de zaten “ateş” demekmiş “cemre”… Hem de kor durumunda yanan ateş…
*** Bahar geliyor yeşile susayanlar için… Doğa canlanacak, insan ve hayvan da nasibini alacak. Bu kış, öncekilere oranla oldukça pahalıya patladı, patlıyor hâlâ. Bizim buralar cemreden nasibini almaya başladı, yünlüler, paltolar ve montların sayılı günleri kaldı gibi… Gerçi daha Mart var, kapıdan baktıran ve kazma kürek yaktıran Mart… Çok şanslı bir coğrafya şu Doğu Karadeniz… Dört mevsimi de kıvamında yaşıyor; soğuğu dondurmuyor, sıcağı fazla yakmıyor yani.


*** 2022, “köylere hücum yılı” olacak. Millet, daha şimdiden patatesini ekmek için toprakla buluştu bile… İster makine, ister belleme, nasıl olursa olsun işlenmemiş toprak kalmayacak. İki hafta içinde suya ve toprağa da cemre düşeceğine göre… Pazarda manavda domates, biber, patlıcan fiyatlarının yanına yaklaşılmazken… Bir bağ maydanoz, nane de almış başını gitmişken. Lahana, yumurta, marul da öyle… Tamam, inek yetiştirmek külfetli iş, fakat diğerleri için hâlâ şansımız var ve yapabiliriz. Bir de şehirde kalmak zorunda olmayan milyonlarca insanı düşünsenize…


Köylere, kırsala akın ettiklerini, bağ bahçelerde ekip biçtiklerini, kümes hayvanları beslediklerini… Bugüne kadar “köylü köyüne” şeklinde anlaşılabilecek pek çok politika izlendi fakat başarılı olunamadı. Hatta devletimiz nakliye ücretiyle birlikte destekleyici çalışmalar da yaptığı halde sonuç ortada. Nasıl olduysa bu salgın süreciyle birlikte zorunlu sayılabilecek “kentten köye” göç başladı başlıyor.


*** Yomra Şana havalisindeki köylere (mahallelere) bakınca toprağa dönüşü net bir şekilde görüyorsunuz. Mutlaka diğer iller ve ilçeler de öyledir. Sebebi ne olursa olsun, nasıl açıklanırsa açıklansın, bu hayat pahalılığının en büyük faydası(!) “köylü köyüne” sloganına işlerlik kazandırması olacaktır. Sadece köylüler(!) değil, üç dört kuşak kentli sayılan ailelerin çocukları da tarım ve hayvancılığa yatırım yapmak zorunda kalacaklar. Çünkü 2030’da 100 milyona merdiven dayayacak bir Türkiye’yi başka türlü doyurmak mümkün değil. Hem, gıda fiyatları da tüm dünyada yükselirken…


*** Kendi kendini doyuran yedi ülkeden biri değiliz artık. Kendi kendine aç kalan yetmiş ülkeden biri… “Hazıra dağlar dayanmaz” diyoruz diyoruz, bir arpa boyu yol gidemiyoruz. Buğday ülkesiyiz, buğday ithal ediyoruz. Üç tarafımız denizlerle çevrili, balık ithal ediyoruz. Baklagillerde de ne yazık ki dışa bağımlıyız.


*** En büyük derdimiz belli, “tarlada 2 lira, tezgahta 20 lira”… “Dalında 50 kuruş, manavda 5 lira…” Üretici kazanamıyor, aracılar kazanıyor demektir bu. Ve zaman içinde üretici eziliyor, azalıyor ve üretmiyor işte. O zaman yükleniyoruz ithalata… Bu konuda en iyi modellerden biri Japonlara ait. Ülkede 32 bin kooperatife üye 80 milyon ortak bulunuyor. Japon hükümetleri de bu işi sıkı şekilde takip ediyor ve böylece “aracının aracısı” şeklinde bile açıklanamayacak çetrefilli düzen de ortadan kaldırılıyor.


Ülkemizdeki ÇAYKUR, FİSKOBİRLİK gibi kooperatiflerin de gözden geçirilmesi, örnek modellerle formatlanması gerekiyor. Üretime, üreticiye dönük olmayan bütün politikalar iflas etmeye mahkumdur.


*** Pazar market derken, aklımız başımıza gelmişken tedbir almanın tam zamanı. Öyle günü kurtarmak için değil, önümüzdeki çeyrek asrı garantiye alabilecek bir tarım ve hayvancılık politikası… Önümüzde Japonya ve Hollanda gibi iyi örnekler var. Birinden birini ya da bir bölgede Japon, diğerinde Hollanda modelini değerlendirebiliriz.


Bugün adım atmazsak, sorunun adını koymaz ve çözüm için tüm zorlukları göze almazsak korkarım ki önümüzdeki yılları da kaybedeceğiz. Tüketim ekonomisiyle milyonlarca insanı doyurmak imkânsız. Şöyle bir kendimize gelelim. Hazır havalar ısınmışken… Cemre düşmüş, kel de görünmüşken… Tarım ve hayvancılık adına yeni şeyler söyleyelim, yapalım.

Bir cevap yazın