BİR DERENİN HATIRA DEFTERİ

Hep yazdık, yazıyoruz.
Hani dilimizde tüy bitti misali…
Karadeniz gibi deli dolu bir denizin kıyısında yaşıyoruz.
Onca derenin arasında…
Arazimiz engebeli ve her an üstümüzde kara bulutlar…
Dört mevsim yağmur yağabilir.
Zaman zaman bardaktan boşalırcasına…
Örnek mi, işte Rize…
Metrekareye bir günde 220 kg yağış düşmüş.
Bu kadar yağışı bir yılda alamayan kentler var.
Durum böyle olunca dereler taşmış, olanlar olmuş.
*** Hani diyorum hem Karadeniz’in…
Hem de Karadeniz’e koşan tüm derelerin “Hatıra Defteri” gibi defterleri olsaydı.
Yazılsaydı olan biten…
“Sana yapılanları bir bilsen” misali…
Ve bütün sakinlerine dağıtılsaydı. “Bak, bu dereler var ya, bu dereler…
Bazen sığmazlar yataklarına, taşarlar sağa sola” denilseydi…
Öyle ya…
Mademki kıyısında yaşıyorsun.
Mademki hem denizi hem de deresi deli dolu…
O zaman bir de sıkı kuralları olmalı buraların…
Ev mi konduracaksın, tesis mi, biraz duracaksın. Kılı kırk yaracaksın yani…
*** “Dere geliyor dere” demişiz. “Çarşamba’yı sel aldı.” Türküler yakılmış…
Dedemiz, ninemiz anlatmış, anlamamışız.
Pek çok tanıdığımızı tanımadığımızı kurban vermişiz.
Ekranlardan gözümüze gözümüze sokulmuş fotoğraflar, videolar…
Gazete köşelerinden…
Zaman zaman bilim insanları da ciddi ciddi uyarmış…
Hemen her yıl aynı filmi yeniden izlemişiz. “Karadeniz’i yine sel vurdu.” Acaba öyle mi?
Felâket derecesinde büyük afetlerde elbette bir şey yapamayız.
Fakat derelere ve deniz kıyılarına tüm dikkatimizle şöyle bir daha bakalım mı?
Kenarlarında mantar gibi biten binalara, tesislere…
Yeni projelere…
*** Tam bir yıl önce…
14 Temmuz 2020’de…
Yine Rize, yine sel…
Bir günde metrekareye 250 kg yağmur düşünce…
Ülke olarak gelişmeleri adım adım takip ederken…
“Karadeniz’in kaderi” diye az söylenmemiştik.
Aramızda iklim değişikliğinden bahseden mi ararsın?
Tarımda değişikliğe gidilmesini öneren mi?
Sonra içimizden biri tercüman olmuştu düşüncelerimize…
“Bu günahı bölüştürmek lâzım. Dere ve deniz kıyısında kimin yeri yurdu varsa çoğu onlara… Geri kalanı da…
” *** Milyonlarca yıldır sular akıp giderken yatağından…
Çok çok sonraları ki günümüzden on binlerce yıl önce biz insanlar teşrif etmişiz.
Yavaş yavaş ele geçirmişiz dağları nehirleri…
Ovaları, gölleri, denizleri…
Derken gelmişiz bugünlere…
Elimiz güçlenirken vicdanımız zayıflamış.
Dereleri yataklarına sıkıştırmışız.
Gölleri, denizleri daha ötelere, daha daha ötelere sürmüş de sürmüşüz.
*** Deniz, verdiğini geri alıyor da…
Derenin eli armut mu topluyor?
Sen, sağdan soldan sıkıştırıp, canından bezdirirsen…
Gün olur patlar o da…
Deli dolu gelir üstüne üstüne…
Hele hele de Karadeniz kıyılarında yaşıyorsak ki öyle…
Karadeniz’in Selle İmtihanı’nda sınıfta kaldık işte.

Fotoğraf ortada…
*** Bir konuda anlaşalım.
Adı üzerinde “dere yatağı”…
Derenin yattığı, aktığı yer. Senin benim yatağım değil yani…
Ezelden ebede bu böyle.
Milyonlarca yıldır aktığı yerden akıyor dere.
Sonra sen geliyorsun ve “biraz şuradan, biraz da buradan” diyerek…
Senin olmayan yatağa yerleşiyorsun.
Evler, fabrikalar…
Gün geliyor, sahibi büyük bir gürültüyle geri dönüyor ki yatağında yabancılar…
Uyandırmıyor bile…
Artık çok geç…

Bir cevap yazın