BİR ŞEHRİN HİKÂYESİ

Kaç kez yazıldı çizildi. Sohbetlerde, sahnelerde dile getirildi.
İstanbul henüz küçük bir köy bile değilken Trabzon diye bir şehir kurulmuş.
Hadi diyelim buna da burun kıvırdı dostlarımız.
“Yok canım” şeklinde tripler falan filan…
Öyle bir şehir ki…
Yalnızca Doğu Karadeniz’in değil…
Anadolu’nun, Türkiye’nin de kalbi olmuş. Kim, haksızlıklara karşı çıkıyorsa…
Hakkı, adaleti arıyorsa Trabzon’du o.
*** Charles Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi’ni bilirsiniz.
Fransız İhtilali yıllarında yaşananları anlatır bize.
Bir şehirdeki gözü dönmüş ihtilalciler arasından bin bir zahmetle diğer şehre taşınan büyük aşkı. Paris’ten Londra’ya…
*** Romanı hatırlayınca nedense İstanbul ve Trabzon geldi aklıma.
Yine büyük bir aşk var ortada: Futbol…
Dünyanın gözleri önünde nasıl da yalanlar söylenmiş, kurallar kanunlar çiğnenmiş…
Ya “şike” denmiş, “şike”.
Nokta.
Bu yüzden Avrupa, kendi adını verdiği şampiyonaya…
Diğer şehrin takımını…
Yani ‘2010-2011 Sezonu Şampiyonu Trabzonspor’u davet etmiş.
Demek ki “Türkiye’de futbol, Trabzonspor’a karşı oynanan bir oyundur” sözü boşuna söylenmemiş.
*** Alooo, “1984” diyorum.
George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” sanılmasın sakın.
O gün bugündür şampiyonluk yüzü gösterilmedi bu şehrin çocuklarına.
Alavere dalavere…
Kamu vicdanında ağırlaştırılmış müebbet mahkûmsunuz.
Ne diyelim?
“Ayarını bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar.
” *** Meydan’da ayakkabı boyacısına, Trabzonspor maçı öncesi “işler nasıl” diye sordum. “Beşiktaş maçını alalım daha iyi olacak inşallah” demez mi?
Hayat pahalılığı, salgın umurunda değil.
Sağıma soluma baktım, bordo mavi formalar içinde delikanlılar genç kızlar, çocuklar…
Millet, bayrakları hazırlamış.
Sanki bayram öncesi bizim marşı çalıyor bandolar.
Mutlu mu mutlu insanlar.
Bir şehir futbolla bu kadar mı bütünleşir?
Trabzonspor sevgisi bu kadar mı kurulur baş köşeye?
Derken, imza günlerine ayırmışım öğlen sonrasını…
Sebahat Karagöz, Sevgi Günaydın, Yunus Emre Önal ve Yasemin Uzun…
bi baktım, Meydan biraz daha kalabalık. Kemençe, türkü, horon…
Hamamizade Kültür Merkezi yanındaki Şana Durağı’na gittiğimi unuttum…
İmzalı kitaplarımı Mümin Sağlam’a uzattığımı hatırlıyorum, o kadar.
Bir anda horonda buldum kendimi.
Merdivenler dolmuş, bazıları cep telefonlarıyla kayıtta.
Sonra anladım ki bizimkisi biraz erken kutlama olmuş.
*** Minibüse bindim “Trabzonspor”…
Şana’ya geldim öyle…
Köye çıktım…
“Maçı izlemezsem galip geliriz” gibilerinden düşündüm ama yine de dayanamıyor insan. Zaman zaman Google’a bakmıyorum da değil.
1-0, “iyiymiş”. 1-1 oldu, “eeee, bu da iyi”…
Uzadıkça uzadı maç, derken sesler yükseldi tepelere doğru…
Köyde yer yerinden oynadı sanki.
Anladım, gol attığımızı.
Bi baktım, Cornelius…
Sesimi yükselttim, abuk sabuk şeyler de söylemiş olabilirim.
Allah’ım!..
Maç bitmiyor.
Uzatmalar da uzuyor.
Sonunda Şana, şenlik yerine dönünce rahat bir nefes aldım.
Fakat Uğurcan’a yapılanlar…
Tribünlerde tempo tutarcasına o küfür ve kırmızı kart da neyin nesi?
Oysa iyi sayılırdı aramız Siyah Beyaz’la…
Hiç yakışmadı son şampiyona.
Demek ki galip gelinceye kadarmış her şey.
Unutmaya çalışalım olup bitenleri ve keyfini sürelim galibiyetin.
Çok çok üzüldüğümüz, kimseleri görmek istemediğimiz o kara günlerin yerine sayalım.
İşimize gücümüze bakalım.
Bir şey daha…
Rakiplerimize yakıştıramadıklarımızı biz yapmayalım.
*** Sosyal medya hesaplarıma göz attım.
Rahmetli Kayahan’dan esinlenerek maçtan iki gün önce şöyle demişim.
Bizimkisi de bir aşk hikâyesi Bordo Mavi film gibi biraz “İyi oynayan kazansın”la bitirmişim, iyi mi?
Herkes üstüne alınsın çünkü iyi oynayan kazandı.
Trabzon, Trabzonspor bazı kelime ve kavramlarla küçümsenmeye çalışıldıkça…
Yok sayıldıkça…
Boğaz’da daha çoook Fırtına kopar.

Bir cevap yazın